Blog
Starlancer (2000)
Uzun bir yolculuk, hem de çok çok uzun bir yolculuk… Wing Commander’ı duymuş muydunuz?

Oyun ve film bir arada…
Benim Wing Commander oynamaktan alan unsurlardan belki de en önemlisi serinin gittikçe daha çok film içermesi ve daha güçlü sistemlere ihtiyaç duyacak bir biçimde tasarlanmasıydı. Prophecy güzel bir oyundu, ama kendimi bir türlü atmosferine kaptırmayı başaramadım. Ne var ki Starlancer ile ilgili haberler geldikçe ağzım sulanmaya, ellerim titremeye, yüzümde gözümde acayip tikler oluşmaya başladı. Sanırım uzun zamandır, daha doğrusu Tie Fighter’dan bu yana ilk defa aradığım gibi bir oyuna kavuşacaktım.

Oyunda tuhaf yaratıklar ya da acayip teknolojiler olmayacaktı deniyordu, sağlam bir konu ve muhteşem grafikler ile verilecekti. Üstelik gördüğüm resimlerden anladığım kadarıyla, uzay araçlarının kokpitleri de vardı! Ne yapayım, kokpiti olmayan uzay oyunlarına asla ısınamıyorum; sanki boşlukta ve çıplakmışım hissi uyandırıyor öyle oyunlar. Neyse, sonunda Starlancer geldi ve ben oyunu Cem’in pencereleri arasından alabilmek için biraz dişlerimi gösterip hırlamak zorunda kaldıysam da, sonuçta mutlu sona ulaştım. Hmmm, belki mükemmel bir mutlu son değil, ama bunun nedenlerini birazdan anlatırım.
Hanimiş benim güzel güneş sistemim…
Öncelikle Starlancer’ın geliştirilmiş bir Privateer 2 grafik motoru kullandığını söyleyerek konuya gireyim. Oynayanlar hatırlar, Privateer 2 grafik hızlandırıcı kartların adının anılmadığı günlerde, yani yaklaşık 3,5 yıl kadar önce, inanılmaz grafiklere sahip bir uzay oyunuydu. Starlancer ise bu motorun abartılı bir şekilde geliştirilmiş bir versiyonunu kullanıyor, öyle ki şu an için piyasadaki en iyi grafiklere sahip olduğunu söylemek pek abartı olmaz. Öncelikle gemi ve diğer üç boyutlu nesneler son derece detaylı tasarlanmış, ara sahnelerde gördüğünüz neredeyse oyunda da ona rastlıyorsunuz. Bu arada ara sahnelerin bir kısmının oyun içi grafiklerle, bir kısmının ise bilgisayar ürünü filmlerle hazırlandığını söyleyeyim.

Hiç gerçek aktör ya da set kullanılmamış ama filmlerin kalitesi gerçekten son derece yüksek. Oyun içi grafiklerle hazırlanan ara sahneler genellikle uçuş esnasında görülüyor. Mesela savaşın ortasında bir düşman filosunun sürpriz bir baskın yaptığından son derece dramatik bir biçimde hazırlanmış ara sahnelerle haberiniz oluyor, bu da atmosfere büyük katkıda bulunuyor. Görsel efektlere gelince, şu ana dek gördüklerimin en iyisi diyebilirim. Özellikle silahların etkileri, patlamalar ve etrafa saçılan hurda yığınları tıpkı gerçek gibi görünüyor. Mesela koca bir savaş gemisi tek bir patlamayla toza dönüşmüyor, aksine ardı ardına gelen farklı patlamalarla parçalanıyor, enkazı ortama saçılıyor, ama ana gövdenin hurdası uzaya sürüklenmeye devam ediyor.
Kokpitimin kenarı…
Gelelim oyunun konusuna, görünüşe bakılırsa bu defa Roberts ikilisi de senaryo yazarken George Lucas gibi ikinci Dünya Savaşı’ndan esinlenmişler, çünkü oyun hemen hemen benzer bir şekilde gelişiyor. Tarih bir hayli ileri, insanlar ışık hızını aşan motorlar ve daha bir sürü teknoloji geliştirmişler. Ancak ışık hızı motorları başka yıldız sistemlerine gidebilmek için pek yeterli değil, çünkü mesafeler gerçekten inanılmaz büyüklükte. O yüzden dünya devletleri tüm dikkatlerini şimdilik güneş sistemini yerleşime uygun bir hale getirmeye vermişler. Tabii uzayda kimin nereye sahip olacağı konusunda korkunç bir rekabet var. Oldukça güçlü bir ekonomiye sahip olan Amerika, Avrupa ve Japonya’dan kurulu Western Alliance sistemin büyük bir kısmına yayılmış durumda. Ne var ki bu durum Rusya, Çin ve diğer doğu bloğu ülkelerinden oluşan Eastern Coalition üyesi ülkelerin hiç hoşuna gitmiyor, sonuç olarak da tüm sistemi etkileyen irili ufaklı çatışmalar devamlı olarak yaşanıyor. Fakat iki tarafta da devamlı savaş halinde olmaktan doğan bir sıkıntı mevcut.

Alliance üyeleri artık barış yapılmasını istiyorlar, Coalition ise her ne kadar buna razıymış gibi görünse de aslında farklı hesaplar içinde. Sonuç olarak bazı görüşmelerinin yapılacağı gün Alliance filolarının tüm sistemi dağılmış bir durumda olmasından faydalanan Coalition filosu tüm gücüyle Fort Kennedy üzerine yükleniyor ve burayı alıyor. Fort Kennedy sistemdeki en önemli Alliance uzay limanı ve buranın kaybedilmesi Alliance güçlerinin ağır kayıplar vererek dağılmasına sebep oluyor. Kalanlar birleşip çekilmeye çalışırken kumandanlık pilot kayıplarını karşılamak için uçuş tecrübesi olan tüm sivilleri pilot olarak kaydetmeye başlıyor. İşte siz bu “sivillerden” biri olarak oyuna giriyorsunuz.
Alice hurdalar diyarında…
Gönüllülerden oluşan ilk filo olan 45th Volunteers, çoğu profesyonel asker tarafından potansiyel köpek maması olarak görülüyor. Elde kalan tüm hurda gemi ve malzemeler en fazla birkaç ay ömrü kalmış bu zavallı pilot bozuntularının avunması için ayrılıyor. Ve tabii ki siz de oyuna bu “filonun” bir pilotu olarak katılıyorsunuz, ne hoş değil mi? Filonuz için ayrılan ana gemi aslında yirmi yıl önce hurdaya çıkarılması ancak parçalanması gecikmiş bir döküntü, haliyle son model Coalition kruvazörlerine karşı hiçbir şansı yok. Bu yüzden doğrudan ön hatlarda vur-kaç operasyonlarına sürülüyorsunuz, amaç sizi kurban ederek daha yeni gemilerin ve tecrübeli personelin sağ salim geri çekilmesini sağlamak. Ama tabii ki siz herkes şanssızsınız, zaten üslerinizin küçük bir kutusunda doldurulmasını istemiyorsanız başka da şansınız yok.

Ayrıca Coalition subaylarının savaş esirlerine pek hoş davranmadıklarını da söylemeyeyim, tabii o da esir almaya tenezzül ederlerse; adamların zevk için kaçış podlarına ateş etmek gibi tuhaf huyları var. İlk başlarda derme çatma gemiler ve pilotlardan oluşan filonuz, zaman geçip de başarılarınız kumandanlığın dikkatini çektikçe daha iyi malzemelere kavuşuyor. İlk görevlerde edindiğiniz görgüye karşın zamanla diğer filonun pilotları da zaman içinde belirgin bir biçimde saygı göstermeye başlıyor.
Uç, uç böceğim, annen sana lazer alacak…
Starlancer pek çok açıdan oldukça iyi bir atmosfere sahip, kendinizi gerçekten o hurda savaş gemisinin bir personeli gibi görüyor, zaman içinde 45th Volunteers ile özdeşleşiyorsunuz. Görevler genellikle asla sıkıcı geçmiyor, her zaman için beklenmedik bir şeyler oluyor. Ara sahnelerin de iyi kullanılmasıyla kimi zaman duygusallık dozu yükselen bir oyun yapılmış, insan kendini kaptırmadan edemiyor. Ancak tüm iyi yanlarının yanında Starlancer bazı çok önemli hatalara da sahip, bunlar bazen oyunun tadını kaçırabiliyor. İlk ve en önemli şikayetim yapay zekanın zayıflığı; yani dost ve düşman pilotlarının yapay zekası bazen inanılmaz derecede kötü olabiliyor. Öncelikle kanat adamlarınıza bir hedef gösterip saldırın demek kesinlikle faydasız, çünkü çoğu zaman öyle yavaş davranıyorlar ki iş işten geçmiş oluyor. Ayrıca ne dost, ne de düşman araçları doğru düzgün uçamıyorlar, adeta uzayda öylesine geziniyorlar. Çoğu zaman gittikleri yere bile bakmadıklarından alakasız şeylere çarpabiliyorlar. Birbirlerini ya da sizi vurabiliyorlar. Sırf yapay zekanın bu denli kötü olması yüzünden oyun bazen aşırı zor bir hal alıyor, çünkü tek başınıza aynı anda birden fazla yerde birçok işle uğraşmanız gerekiyor. Doğrusu ya, Roberts ikilisinin oyunlarına ne zaman adam gibi bir yapay zeka koymayı akıl edeceklerini merak ediyorum.
Atem tutem men seni…
Oyundaki diğer önemli eksiklik gemilerin tasarımıyla ilgili. Öncelikle avcı gemilerine kesinlikle yeteri kadar füze takma imkanınız yok, çünkü çok az bağlantı noktası var. Onun yerine tüm ağırlık özel sistemlere ve toplara verilmiş, eğer uzay simülasyonlarında füze kullanmayı seviyorsanız burada alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekecek. Geminizi birkaç gariban füze yerine bolca yedek yakıt tankıyla doldurup elinizi art yakıcı tuşundan çekmeden uçmanızı tavsiye ediyorum, yoksa asla zamanında gereken işleri yapamazsınız ve görevler fazla oyalamalı hale geliyor. Bir diğer tuhaflık, kullandığınız gemilerin tasarımında. Hemen her gemide en az 2 mürettebat var ve bir de arkayı savunacak lazer tareti mevcut. Ama gel gör ki, ben o taretlerin asla çalıştığını görmedim; ne siz kullanabiliyorsunuz ne de kuyruğunuzdaki düşmana otomatik ateş açabiliyorlar.

Eeee ne anladım ben bu işten? Yardımcı pilotun tüm yaptığı boyuna yok füze geliyor, yok lazer geliyor diye bağırmaktan ibaret, yani o savunma taretleri oraya süs olarak konmuş gibi bir şey. Ama esas sorun ana gemi tasarımında. Pek fazla büyük değiller, özellikle Freespace gibi oyunlardaki dev gemilerden sonra insanın gözüne daha ufak görünüyorlar. Ancak bu o kadar önemli değil, önemli olan gemi ve istasyonların üzerindeki savunma taretlerinin inanacak kadar zayıf olması. Çoğu oyunda bir ana gemiye yaklaşmadan önce iki kere düşünmeniz gerekir. Çünkü bir defa size kilitlenirse canınız çok fena yanar. Mesela kalın zırhı olmayan bir TIE Fighter ile Nebulon-B sınıfı bir asi firkateynine yaklaşmak zorunda kaldığımda soğuk terler dökerdim, burada ise en büyük yanlışlıkları yapmaya çalıştığınız bir torpidoya bindirmekten ibaret. Tüm taretler size ateş açsa bile umursamıyorsunuz, çünkü çok zayıflar. Kaçmak şöyle dursun, çoğu zaman gazı tamamen kapatıp önümden geçen kruvazörün savunma taretlerine sıfır mesafeden korkusuzca ateş edebiliyorum. Çoğu oyunda bunu yapmakla “Eject” tuşuna basmak arasında pek bir fark yoktur, bir an bile, çok yaklaşacak olsanız gemi savunması canınıza okur. Belki öyle işler daha zor oluyor, ama çok daha gerçekçi ve zevkli de oluyor.
Dumanı tüten enkaz yığınları…
Eğer yapay zeka ve diğer birkaç küçük sorunu bir yana bırakırsanız Starlancer özellikle muhteşem grafikleri ve heyecanlı görevleriyle kendini beğendirmeyi başarıyor. Çoğu görevde gemi ve silahları kendiniz seçiyorsunuz, aldığınız sonuçlar ise oyuna belli bir etkide bulunuyor. Mecbur değilsiniz tabii, ama kasıtlı olarak başarısız olup kürek cezası almak gibi durumlar yaşamak istemezsiniz.

Görevler genellikle pek aşırı zor sayılmazlar, tüm dikkat etmeniz gereken doğru zamanlamayı yapabilmek. Eğer yukarıda sözünü ettiğim önemli sayılabilecek hatalar olmasa bu oyuna tam not vermekten çekinmezdim, ama maalesef bu pek mümkün değil. Yine de eğer iyi bir uzay simülasyonu istiyorsanız Starlancer’ı almanızı tavsiye ederim, çünkü sadece grafikleri bile buna değer. Üstelik acemilik Wing Commander ve Privateer çağırışımları zaten sizi buna zorlayacaktır. Ah bir de Roberts ikilisi oyunlarına adam gibi yapay zeka eklemeyi unutmasalar…
Grafikler:
Tek kelimeyle mükemmel… patlamalar, ateşler ve enkazlar, uzayda sürüklenen hurdalar etkileyici.
Ses ve Müzik:
Seslendirme iyi yapılmış, ses efektleri yerli yerinde. Müzik atmosferi güzel destekliyor.
Oynanabilirlik:
Kontroller alışmak zor değil, görevler genelde iyi tasarlanmış. Yardımcılar zaman zaman yetersiz.
Atmosfer:
İyi hazırlanmış ara sahnelerle ve müziklerle oyun oldukça sürükleyici.
Editör Notu: 84
Minimum: P-200, 32 MB RAM, 300 MB sabit disk alanı, 8x CD-ROM sürücü, 2 MB ekran kartı
Önerilen: P-II 400, 64 MB RAM, 300 MB sabit disk alanı, 8x CD-ROM, 16 MB ekran kartı
3D Desteği: Direct3D
Multiplayer: Var
Extra: 3D ses, Force Feedback desteği