Blog
Omikron: The Nomad Soul (2000)
Üstünüze giydiğiniz bedeni, ruhunuzu yaşatmanın bir aracı olarak görenlerden misiniz?
Peki bir bilgisayar oyununa ruhunuzu verecek kadar inançlı bir oyuncu musunuz?
Belki de Omikron’un beklediği kahraman, sıradan kurtarıcı sizsiniz…
Bilgisayar oyunlarında evrenler arası yolculuklara çıkmak artık alışıldık bir şey. Farklı evrenlerdeki kötü adamları üstünüzden vazifeymiş gibi ortadan kaldırmak için çalışmak da öyle. Oynadığınız oyunlarda solduğunuz, nefes aldığınız gibi yaşadığınızı da iyi ihtimalle alışılmış saymıyorsunuzdur. İşte Omikron da sizi aynen bunları yapar hâle sokacak ama bu oyun yeni ve heyecan verici bazı özelliklere sahip.
Omikron: The Nomad Soul, üzerinde ciddi olarak çalışılmış, birden fazla açıdan bakıldığında oyun dünyasının son harikalarından biri. Oyun henüz çıkmadan oyuncuların bile dikkatini çeken bir takım özellikleriyle merak konusu olmuştu. Bu özelliklerin özellikle başında David Bowie geliyor. Sahne şovları, albümleri, yarattığı müzikler ve dünyasıyla ünlü bir ismin böyle bir oyunun içerisinde yer alması, beni ilgimi çeken en önemli unsurlardan biriydi. Ayrıca Eidos da bunun farkında olduğu için Omikron reklamını hep David Bowie ismiyle birlikte yaptı. Bu konuya biraz sonra dönmek üzere şimdilik oyunun kendisini bahsedelim, hatta en baştan başlayalım.
Çünkü Omikron, sıradan bir oyun, sıradan bir hikâye anlatımı sunmuyor. Oyunu kurup çalıştırdığınızda sizi tanıtan bir yapımcı logosu ya da sıradan bir intro ile karşılaşmıyorsunuz. Aksine oyun, daha en başından itibaren sizi içine çekiyor. Oyunu oynamak için bilgisayar başına geçtiğinizde, yalnızca bir karakteri değil, bizzat kendinizi kontrol etmeye başlıyorsunuz.
Omikron sizden sadece kararlar vermenizi istemiyor, aynı zamanda bu kararların sorumluluğunu da yüklüyor. Yapacak bir şey yok, kabul edip devam etmeniz gerekiyor. Bu noktada oyun sizi sadece bir seyirci olmaktan çıkarıp aktif bir parçası hâline getiriyor. Birçok oyunda olduğu gibi “iyi” ya da “kötü” kararlar değil, gerçekten yaşanmış gibi hissettiren seçimler yapmanız gerekiyor.
Evim, Güzel Evim
Başlangıçta elinizdeki tek ipucu eviniz. Orada niye bulunduğunuz, size ait olmayan bir adamın hayatına niye devam etmek zorunda olduğunuz gibi sorular, yavaş yavaş cevaplanmaya başlıyor. Filmin akışı yavaş, çok yavaş. Ama bu yavaşlık asla sıkıcı değil. Aksine, olayların sindirilmesini sağlıyor.
Omikron’da ilerledikçe, sıradan bir macera oyunu oynamadığınızı daha net anlıyorsunuz. Karşınıza çıkan karakterler, diyaloglar ve olaylar; hepsi sizi bu dünyanın bir parçası hâline getiriyor. Omikron size “oyna” demiyor, “yaşa” diyor.
Oyunun ilerleyen safhalarında şehirde geçen kovalamacalar, çatışmalar ve gizemli olaylar giderek yoğunlaşıyor. Ancak Omikron’un asıl gücü, aksiyonundan çok atmosferinde yatıyor. Yaşadığınız her olay, verdiğiniz her karar sizi biraz daha bu dünyanın içine çekiyor.
Sonuç olarak Omikron, yalnızca reflekslerinizi değil, duygularınızı ve düşüncelerinizi de sınayan nadir oyunlardan biri. Eğer bir oyunda sadece kazanmak değil, yaşamak istiyorsanız; Omikron sizi bekliyor.
Şehirdeki tabelalar, bulduğunuz notlar, gazeteler, broşürler, bilgisayarlar kaydedilmiş bilgiler; tüm bu karakterlerle yazılmış ve anlatmaktan başka çareniz yok başlangıçta yaptığınız yanlışlıkların. Ama bir de benim özel hayatım, sizi ilgilendirmez. Neyse, en azından Omikron halkı gerçekçi bir dünyaya sahip; dil öğrenmek zahmetli, çeviri gerektiren ciddi işler var. Emmim Quantic Dreams ekibinin aklına bu da gelmiş ama dünyada hâlâ sağ duyulu insanlar olmadığını sanmıyorum.
İşte ilk şok anı: yabancı ve ürkütücü bir dünyada, her an birinin sizi takip ettiği hissi, sürekli tetikte olmanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Çünkü olay çözmek için önce onu yaşamanız, diyaloglar arasında koşuşturup apartman dolaşmanız, ardından sokaklara karışmanız gerekiyor. Ama zamanla anlıyorsunuz ki bu şehir sadece bir fon değil; yaşayan, nefes alan bir organizma.
Şehrin karmaşası içerisinde yürürken trafik, insanlar, güvenlik güçleri ve sokak aralarında olup bitenler size gerçekten başka bir dünyada olduğunuzu hissettiriyor. Omikron’da sıradan bir yoldan geçmek bile küçük bir maceraya dönüşebiliyor. Oyunun temposu, klasik aksiyon oyunlarındaki gibi sürekli yükselmiyor; bazen duruyor, bazen sizi izlemeye zorluyor.
Omikron’un en dikkat çekici özelliklerinden biri, ruh transferi sistemi. Ölüm, oyunun sonu değil. Karakteriniz öldüğünde ruhunuz başka bir bedene geçiyor. Bu beden bir polis, bir işçi, bir muhafız ya da sıradan bir vatandaş olabiliyor. Bu da oyunu her seferinde farklı bir deneyime dönüştürüyor. Yeni bedeninizle birlikte yeni yetenekler, yeni zayıflıklar ve yeni sorumluluklar ediniyorsunuz.
Bu sistem, oyunun hikâyesine derinlik kazandırmakla kalmıyor; aynı zamanda oyuncuya ahlaki sorular da sorduruyor. Bir başkasının bedeninde yaşamak ne demek? Onun geçmişiyle, ilişkileriyle ve sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalmak nasıl bir his? Omikron bu soruları cevaplamıyor; onları yaşatıyor.
Bir Hayat Var Benden Ayrı
Bütün adventur’larda olduğu gibi Omikron’da da NPC’lerle etkileşim önemli bir rol oynuyor. Herkesin bir gündemi, bir işi, bir hayatı var. Onlarla konuşmak, bazen size yol gösteriyor, bazen de kafanızı daha da karıştırıyor. Ama her durumda, Omikron dünyası sizin etrafınızda dönmüyor; siz onun bir parçasısınız.
Oyunun başarısı da burada yatıyor. Omikron, oyuncuyu merkeze koyan değil, oyuncuyu dünyanın içine yerleştiren bir yapıya sahip. Bu yüzden de sabır istiyor. Hızlı aksiyon, sürekli çatışma bekleyen oyuncular için yorucu olabilir. Ama anlatılan hikâyeye, kurulan atmosfere ve sunulan dünyaya kendinizi bırakırsanız, Omikron size unutulmayacak bir deneyim sunuyor.
Aslında oyun boyunca ilerlediğinizde, kadına kadar bildiğiniz ya da sandığınız her şeyin aslında bir gerçek olmadığını fark edeceksiniz. Bu, oyunun en güçlü yanlarından biri.
Gazete okuyabilir, broşürleri inceleyebilir, bilgisayarlar üzerinden bilgi alabilir ve hatta başkalarıyla yazışabilirsiniz. Bu bilgilerin hepsi oyunun dünyasını anlamanız için size yol gösterir. Ama hiçbir zaman her şey açıkça önünüze serilmez; çoğu zaman parçaları birleştirmek size kalır.
Oyunun temposu alışılmışın dışında. Hızlı aksiyon sahneleri ile sakin, düşünmeye zorlayan anlar arasında sürekli gidip geliyorsunuz. Bir anda kendinizi sokak ortasında bir kovalamacanın içinde bulabilir, bir anda da bir apartman dairesinde bir karakterin geçmişini öğrenirken yakalayabilirsiniz.
Omikron’da ilerledikçe, şehrin yaşayan bir organizma gibi davrandığını daha iyi anlıyorsunuz. İnsanlar sabah işe gidiyor, akşam evlerine dönüyor; barlar dolup taşıyor, sokaklar geceleri farklı bir atmosfere bürünüyor. Siz ise bu akışın içine dahil olmuş durumdasınız.
Biraz Ondan Biraz Bundan
Başından beri Omikron’un sadece bir adventure oyunu değil, aynı zamanda aksiyon ve RPG öğeleriyle zenginleştirilmiş bir deneyim olduğu hissediliyor. Yani aslında person shooter değil, ama önemli bir yere sahip. Ortalıkta dolaşırken, araştırma yaparken, insanlarla konuşurken bir anda kendinizi video modunda veya dövüş sahnelerinde bulabiliyorsunuz.
Bu dövüş sahneleri, her ne kadar klasik aksiyon oyunları kadar derin olmasa da, oyunun temposuna uygun şekilde tasarlanmış. Ayrıca yaptığınız dövüşlerin zorluk seviyesi de karakterinize ve bulunduğunuz duruma göre değişiyor.
Biraz Ordan Biraz Bundan (Devam)
Oyunun envanter sistemi de kendine has. Omikronlu insanlar bizim gibi sırt çantası filan taşımaz; üzerinizde ne varsa onu kullanırsınız. Bu da gereksiz eşyaları taşımak yerine, gerçekten ihtiyacınız olanları seçmenizi gerektirir.
Çok banal oldu; farkındayım ama sıradan bir dünyayla bu kadar tutarlı anlatım çok nadir rastlanan bir şey. Omikron’da yaşayan insanlar, mekanlar ve olaylar birbirleriyle mantıklı bir bütün oluşturuyor.
Sonuç
Sonuç olarak Omikron: The Nomad Soul, her oyuncunun sevebileceği bir oyun değil. Sabır isteyen, dikkat gerektiren ve oyuncudan emek bekleyen bir yapım. Ama kendinizi oyuna bırakırsanız, karşılığında çok zengin ve unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Ne bakıyorsunuz, hâlâ anlamadınız mı? Oynayabilirsiniz diyorum, iyi bir oyun bu!